Log in
Selim Yavuz

Selim Yavuz

Web site URL:

GÜN

                                         

                                                

   Gün değer günü. Değerlendirilen gün. Değerli gün. Her gün. Hep gün. Özel gün. Ardı arkası kesilmeyen, girdin mi bir daha çıkısı olmayan zamandır gün. Bazen çabucak geçen, bazen bitmek bilmeyen, hep aynı amaç, hep aynı zaman ama ayrı alandır gün.365 gün, 24 saat,1440 dakika gibi ölçülendirilen lakin bir günü diğerini tutmayan yatay ve dikey bölümlenen, her birey için aynı zamanın farklı olduğu demdir gün.

     Günlerden bir gün diye geçmişi,  gelecekte bir gün diye geleceği, anlattığın hayat basamaklarından biridir gün. Bıraktığın an, seni terk-i diyar ettiğinde tekrar geri alamayacağın sermayedir gün. Mızraktan fırlayan okun bir sonraki sonun başlangıcına saplanmasıdır gün. Umursuzca akıp giden aynı buz kalıbın, aynı zaman diliminde eriyip farklı mekânları ıslatmasıdır gün.

  Aktif mi pasif mi senin belirleyeceğin, senin değerlendireceğin, sürekli ilerleyendir gün. Anne karnında başlayıp ölümle biten maddenin manaya dönüşümündeki son demdir gün. Bedenin zaman sarkacıyla birlikte bir sağa bir sola sallanırken, güneşle etrafında tur atarken, düşünce mefkûrende çok uzaklara yelken açabilmendir gün. Bazen geçmek bilmeyen, bazen de nasıl geçtiği hissedilmeyen, takvimin birer birer çizik yediği, ömür törpüsü vakit olgusudur gün. Pazartesi iş stresi, Salı alışveriş telası, Çarşamba hafta ortası, Perşembe gün haftası, Cuma cemaat toplantısı, cumartesi hafta sonu, Pazar tatil molası derken her dilde farklı, her millet de anlamlı, fakat canlılarca aynı andır gün.

   Dedemin kün diye isimlendirdiği, güneşin dağları ve ovaları deldiği, ayın şekilleriyle kendini gösterdiği, karanlığın aydınlığa, aydınlanmanın karamsarlığa dönüşümüdür gün. Kocaman bir hayatın, lime lime bölünüp parçalandığı ve böylece öğütülmesi ve tüketilmesi daha da kolaylaştırılan neticede hazmı ve sonucu rahatlamaya yöneliktir gün.

  Sayılı günlerin biteceğini bilerek ama bitmesini istemeden daha çok var gün diye avutulduğumuz lakin göz açıp kapayıncaya kadar tükenendir gün. Uyandığımızda yanımızda ve içimizde hissettiğimiz, çabamız dışında elimizde bulduğumuz, bizi yaratıcıya götüren, mutlak güç ve kudret sahibi İlahı hatırlatan zaman ve mekânın sahibi rabbin nimetidir gün.

   Gün ki benden öte, ben ki günden öte. Gün bana yorgun. Geçer günle ömür, gelecek günde söndürülür. Kısa gün mutluluğun, uzun gün mutsuzluğun. Günler insana gebe, insan günlere sessizce. Günler gelgit, ay ışığı sakıt.

  Geçen günler ancak anlamlandırılır, doğum günü, düğün günü, anneler günü, sevgililer günü ile. Oysa hepsi aynı, hepsi ayrı, biten, tükenen kadri kıymet bilinmesi gerekendir gün.

  Ömrümden bir gün daha geldi geçti, dereden akan su, ovada esen yel gibi…

BİR PSİKİYATRİSİN GÜNLÜĞÜ VE ÜNVAN

               

   Gary Small, Bir Psikiyatristin Günlüğüeserinde yaşanmış sıra dışı olayları konu edinmektedir.İnsanların önemsiz diye üzerinde durmaya gerek bile görmediği bir olayın aradan yıllar geçmiş olsa bile psikolojik bir travmaya dönüşebileceği gerçeğini okurlarına çok iyi aktarmış. Kitap okuyana şunu öğretiyor ki insanlar hiçbir zaman ruh sağlıklarının yerinde olduğunu iddia etmemeli ve hayatının her döneminde bir psikiyatristen ya da psikologdan yardım almalıdır. Bunu da hiçbir zaman toplum bana deli damgası vurur diye saklamamalı, hatta bunun ruhuna sağladığı faydalardan bahsederek etrafındaki insanları teşvik etmelidir.

     Hepimiz aslında bir insanın ruh sağlığının nasıl bozulduğunu merak ederiz. Hatta fırsat buldukça bu tür hastaların bol miktarda eleştirisini yaparız. Böylece o konuya ne kadar ilgili olduğumuzu anlarız aslında.Merakımızıda gideririz.Gary Small, Bir Psikiyatristin Günlüğüeseri bu fırsatı ayağımıza kadar getiriyor. İnsan, bu eseri okuduktan sonra insanların ruh sağlıklarının bozulma süreçlerini anlıyor ve içinde bir ürperti hissediyor, kendilerinde depresyon belirtileri gördüğünde, hatta kendilerini mutsuz ve huzursuz hissettiklerinde, toplumun vuracağı deli damgasını hiç umursamadan, gerçek deli damgası yememek için hemen bir psikoloğa ve psikiyatriste başvurma ihtiyacı hissedeceklerdir. Ruh sağlığının da en az beden sağlığı kadar önemli olduğunu hatta ruh sağlığının beden sağlığından daha önemli olduğunu anlayacaklardır. Yazara göre ruh sağlığının bozulması aslında beden sağlığını da bozmaktadır. Günümüzde tüm hastalıkların en büyük kaynağının stres olduğu düşünüldüğünde ruh sağlığının önemi daha iyi anlaşılıyor. 

   Eskiden  beri insan psikolojisi ve bunun insan davranışına yansıması ilgimi çekmiştir. Felsefe ,din ve beşer olarak insan ilişkisi ve buna bağlı olarak insanın bulunduğu ortam ve şartlara göre haleti ruhiyesin deki değişiklikler dikkate şayandır. Bulundugum iş ve sosyal ortam olarak insanları bol bol gözlemleme olasılığım olmuştur.Bir türlü anlam veremediğim,  gözlemlerim arasında en ilgimi çeken de, insanların ünvanlarına göre bir anda farklı davranış biçimlerine giriyor olmasıdır. Yukarıda bahsettiğim kitabı okuyunca bununda bir hastalık hali olduğuna ikna oldum. Kesinlikle bu tür haldeki kişilerin geçmişinin irdelenmesi gerektiğini düşünüyorum. Ona göre, bu tiplerin yargılanmaları anlamlı olacaktık. Yoksa kişilere nasıl davranman gerektiği konusunda tereddütler yaşar durursun. Bu kişilikler bir nevi unvanlarınım kölesi durumundadırlar. Ünvanın köleliği mi olur demeyin. “Ünvan sahipleri kral ve kraliçe gibidirler. Zaten o ünvana sahip olmak için uğraşılmıyor mu? Öyleyse kölelik de ne demek” sorusu  çok akılsal bir yaklaşım olmuyor. Siz buna isterseniz unvan köleliği diyebilirsiniz. Fakat onlar bunun farkına varmıyorlar. Bu farkında olamama hali içinde de, isim ve soyaddan ibaret kimliklerinin hemen yanına eklenen ünvanlarının verdiği yetkiye dayanarak, başlıyorlar kendilerinde hak gördükleri ve olması gerektiğine inandıkları şekilde davranmaya. Normal hayatta yadırgadıkları davranış biçimini,  ünvanla doğal algılayıp hayatlarına yön veriyorlar.Halk arasında itici tipler olarak da zaman zaman adlandırılıyorlar.

    Bir gün herkes ünvan kölesi olabilir. Evet maalesef bu risk hepimiz için geçerli. Bu sendroma bir hastalık gözüyle bakarsak; mütevazi, yardımsever, kendini keşfetmiş ve manevi değerlere önem veren biriyseniz bu hastalığa karşı bağışıklığınız var demektir. Ben kolay kolay yakalanmam demeyiniz.

   Kişisel farkındalık yani kişinin kendini bilmesi çok önemli bir özellik. Bu ünvan hastalığından da ancak bu şekilde kurtulabiliriz. Bir kere yakalanmışsak tabii.. O zaman her gün evden çıkarken bir adem olduğunuzu ,yalın ve yalnız var edildiğinizi ve aynı şekilde yok olacağınızı düşünün.Lütfen her gün işe gitmeden önce aynaya bir kez bakın ve hayatta olma sebebibinizi ve kendinizi hatırlamaya çalışın, hem de tüm ünvanlardan arınmış kendinizi. Gün içinde de bunu unuttuğunuzu hissettiğiniz her an tekrarlayabilirsiniz. Bu şekilde, gerçekten hayatta olma sebebimizi hatırlarsak ve bu amaçtan bizi uzaklaştıracak davranışlarımızı çok vakit kaybetmeden farkına varabilirsek, ne ünvan kölesi oluruz ne de kıraldan çok kıralcı.. Bunu neden yapalım diye bir soru geçerse aklınızdan zaten diyecek bir sözümüz olmaz. Lakin  bir insanın hayatta başarabileceği en üst hedef ve alabileceği en yüksek ünvan gerçekten iyi bir insan olmaktır da ondan..

 

HAVA ŞARTLARI

   Eskiden mektup yazılırdı. Hal hatırdan sonra sorulurdu.”Nasıl orada havalar” diye. Beklenirdi cevap iyi olması temennnisiyle. Amaç hem iklimi hem de kişilerin halini sormaktı mektup diliyle.Bir kişi alır okurdu gurbetin sesiyle.Soruya cevap verirdi dinleyen  herkes kendi haliyle.Havalar yağmurlu ama biz iyiyiz düşüncesiyle ulaştırırdı gönülden sevgiyle.

    Hava durumunun insan psikolojisi üzerindeki etkisi tartışılmaz. Etrafımızı gözlemlediğimizde iklimle kişiliklerin oturduğunu görebiliriz.Çabuk kızmak yada serin kanlı olmak gibi coğrafi bütünsel özelliklerimiz vardır.Birçok araştırma, hava şartlarının ruh halimizi dolayısıyla hayatımızı hatırı sayılır şekilde etkilediğini kanıtlar niteliktedir. Tabii ki, herkes havadan aynı şekilde ve şiddette etkilenmez. Örneğin; soğuk ve yağmurlu havalar kimilerini son derece ağrasif ve enerjisiz bir hale sokarken, kimlerini ise son derece verimli ve üretken bir hale getirebilir. Ya da, hava şartları kimisini hissedilir şekilde etkilerken, kimisi bu etkilenişi hafif bir şekilde atlatabilir.

     İşyerlerindeki iklim şartı da iş güvenliği ve sağlığı açısından önemlidir.Ortam sıcaklığı,oksijen miktarı,nem oranı vb ölçülebilir parametreler dikkate alınıp raporlanır.Kişi başı yaşam alanı ,toz ,ısıtma ve soğutma sistemleri ,alerjik ortam vb faktörler iş sağlığı ve güvenliği bakımından dikkate alınan ve değerlendirilen konulardır.Lakin en az bunlar kadar önemli bir diğer konuda iş yerindeki hava şartlarıdır.Aynı mektup da olduğu gibi.                 

    Peki işyerindeki hava şartları bizi ve iş kazalarını nasıl etkiler? Hiç işyerinde hava şartı olur mu demeyin? Tabii ki de olur.“Bu ara işyerinde son derece soğuk bir hava hakim.”, "Bizim işyerinde bu ara havalar iyice ısındı!” gibi sözleri işyerimizdeki o ara hakim olan hava şartlarını betimlemek için sık sık kullanırız. Çok da düşünülmeden sarf edilen bu sözler aslında son derece yerinde tespitlerdir. İşyerinde de tıpkı dışarıda olduğu gibi farklı hava şartları hakimdir. Bunlar geçici ve hakim olmak üzere ikiye ayrılır. Tıpkı rüzgar, fırtına gibi anlık değişimlerle oluşanlara geçici hava şartları, çalışanların ve özellikle de üst düzey yöneticilerin genel ruh hallerine bağlı olarak oluşan hava şartlarına ise hakim hava şartları denir ki; en önemli ve dikkate alınması gereken hava şartı da bunlardır.Peki iş güvenliği uzmanında buradaki görevi geçici hava şartlarını hakim hava şartlarına dönüştürmeden önleyebilmesidir.İş kazasına ramak kala meselesine hava şartlarına göre müdahale edebilmesidir.

   Adına ne derseniz deyin, ister iklim, ister kültür; bir işyerinde hakim olan hava şartları şirketin genelini etkileyen, iş kazalarına sebep olan son derece önemli bir unsurdur. Tüm çalışanların tek tek, departmanların kendi içlerinde ve en tepe yöneticilerinde şirket genelinde oluşturduğu hava şartları şirketin tüm geleceğini etkiler. Huzurlu, insancıl, işini yapması gerektiği için değil de severek ve motive bir şekilde yapan, suçlu aramak yerine sonuca odaklanan bireylerin olduğu bir yapı gözeiyi hava şartlarının yaşandığı mekânlardır. İşte iş kazalarının en az olduğu işyerleri de böyledir. Oysa, bunun tersi yani sürekli gergin bir hava yaratan yönetici ile, şirket genelinde soğuk hava şartları hakimdir ki, birbirini tanımayan ve tanımaya da çalışmayan, tolerans derecesi eksi değerlerde, huzursuz, işini bitse de gitsek mantığı ile ya da sadece korktuğu için yapan, ilişkileri uygun şekilde yönetmek yerine mümkünse ilişki kurmayan bir yapı gözlemlenir. İş kazalarının da ardı arkası kesilmeyen işletmeler böyle işyerleridir.

   “Aman hava şartlarından bana ne” demeyin. Şirketler yaşayan bir organizma gibidir.Vücudunuzun  hastalanmamasına dikkat ettiğiniz gibi işyerinizdeki hava şartlarına dikkat ederseniz iş kazalarını önlemiş olursunuz.Unutmayınız hava şartları işletmelerde bulaşıcıdır.Bulaştırır.Sizin iş kazanız iş arkadaşınız için telafisi zor sebepler doğurabilir. İster çalışan, ister yönetici olalım biz nasıl bir havada olursak etrafımızda da benzer havayı estiririz. Zor olan soğuk, gergin ve mesafeli hava şartıdır. Siz kolay olanı yani sevgi, saygı, huzur ve motivasyonun yüksek olduğu hava şartlarını hakim kılmak için çaba göstermenizdir.

   Genelinizde, işinizde, evinizde ve özelinizde istediğiniz hava şartıyla yaşamanız temennisiyle hoşça kalın.

EY ÇOCUK !

                                          

   Ey çocuk Ağlama! Bunun sebebi sen değilsin. Sonucun neticesisin. Sistemin bir meyvesisin. Ağlama, bizim yükümüzü sen gözünden akıtma. Derdimize sen katlanma. Hepsi benim, tüm hatalarımın sebebi. Ne olur affet beni.

    Ey çocuk susma sakın. Asla eğme başını öne. Mağrurlan. Gör halimizi. Sahip çıkamadığımız mecalimizi. Al bizden dersi. Biz bakamadık seni. Sen olma bizim gibi. Bolluğumuzu, bereketimizi hep kendimize tükettik. Düşleyemedik seni. Düşünemedik gelecegi.Aldığımız mirası aktaramadık sana. Kızma ne olur bize desek de, vereceğiz hesabını ahirette. Yetime, kimsesize bakan bir dinin mensubu olarak utanıyoruz halimizden. Heyhât “İnsanlar zararda, ben zarardayım.”

     Ey çocuk ne olur öfkeni biriktir. Kartopu gibi kümeleştir. Büyüt büyüt ve biz büyüklere öğret.”Siz bakamadınız bize, biz sahip çıkacağız geleceğe” de. Büyüyen öfkeni kinini, nefretini sevgiye dönüştür ve bizi utandır. Biliyoruz sen ki masumsun, sen ki yalın, sen ki günahsızsın. Hep bizim hatalarımızın derdini sen çekersin. Bizim dalaverelerimize sen katlanırsın. Bizim dünyaperest sevdamızı sen yüklenirsin.

   Ey çocuk bedeninin ve yüreğinin çektiği soğukluk, bizim insanlık adına kestiğimiz buz gibi katılaşan kalbimizin dışa vurmasıdır. Bu kış şartlarında, eksi derecedeki hava koşularında senin bedenin tir tir titrerken affet bizi ne olur kalbinde bıraktığımız üşümüşlüğümüzü bağışla.

    Ey çocuk biliriz ki aklın ermez bu yapılanlara. Bir anne ve babanın kollarında geldin dünyaya. Sen sinyali vermiştin ağlayarak mekâna. Pişman etmeyin beni der gibiydin akranlarıma. Biliriz ki anlam veremezsin gördüğün işkencelere. Çektiğin çilelere. En sevdiklerinden yediğin dayaklara. Ebeveyn dediğinin yaptığı sevgisizliğe. Biliriz ki çözemezsin savaşları. Atılan bombaları. Hergün ölen çocukları. Sonra aç ve susuz geçen hayatı. Paylaşamadıkları bir karış toprağı. Yok, ettiklerinden kimsenin ömür alamadığını. Biliriz ki anlam vermezsin botlarla geçen yolculuğu. Su deryası içinde susuz kalmayı. Çocuk aklınla bilirsin sonucu ama bir şey diyemezsin. Kendi egomuza kurban etmişiz seni. Kendi nefsimize nahoş göstermişiz milletini. Sahip çıkmamışız, terk etmişiz köprü altlarına, mazgal ızgaralarına halini. Yorgunluk anlık değil, dünün ve yarının yükü tüm sırtında, dünya bir olmuş sanki sana düşman, minicik bedenine oturmuş sorumluluklar. Tüm kam ve kasavet çileli gönlünde. Aldık elinden masum oyununu, çocukça düşlerini mahkûm ettik sokaklara.

     Ey çocuk affet ne olur bizi. Affet ki dünyamız zindan iken bari ahretimiz ziyan olmasın. Affetmezsen halimiz harap. Vicdanımız paramparça. Dünyamız karanlık. Biliriz yaradan aşkı ile melekler korur seni. Lakin biz kendimizden nefret ederiz. Anan baban kavuşmuşken senin varlığın için bil ki Hâk bırakmayacaktır, yakamızı senin için. Ve dahi dilediğin bir gün rahmet yağacak başından aşağı lakin zamanı vardır.

   Affet bizi seni savaştan koruyamadık. Kendi yükümüzü senin bedenine fazlaca yük yükledik. Affet bizi seni açlıktan koruyamadık. Midemizi şişirmekten sana bakamadık. Affet bizi seni istismardan uzak tutamadık. Kendi şehvetlerimize kurban ettik. Affet bizi sena sevgi vermedik. Kendi kin ve öfkemize yenik düştük. Affet bizi seni boğulmaktan kurtarmadık. Rızık bize yetmiyor deyip göçe zorladık.. Affet bizi sana bir yuva kuramadık. Daha lüks yaşamak için seni sokağa mahkûm ettik. Affet bizi sana masallar anlatamadık, kitaplar okuyamadık. Kendimize zaman ayırmak için senin ömrünü çaldık. Affet bizi sana doğan parlak güneşin çehreni karartmasını sağlayarak zor olanı yaptık.

      Afet bizi çocuk bil ki kaçması gereken, utanması gereken, yerin dibine girmesi gereken biri varsa oda sen değilsin. Elbette biziz. Yetişkinler olarak sefilleştik. Ne arımız kaldı nede izanımız. Suçumuz büyük. Bahanemiz sistem diyerek kendimizi avutsak da hepsi benim kabahatim. Senden af dileyecek yüzümde yok vicdanımda ama affet beni çocuk.

Ben size cefa edilirken sustuğum, üç beş günlük âhvâhlarla kendimi avuttuğum, size ümit veremediğim vesizden ümit mevsiminde çiçekler alamadığım içinsuçluyum. Emanete sahip çıkamadığım, sen ağlarken güldüğüm için suçluyum. Sen can verirken ben yaşadığım, sen çöplerde yiyecek ararken ben yemek beğenmediğim için, sen donarken ben terlediğim için afet beni çocuk. Kul hakkını veremediğim için affet beni ne olur çocuk.

Bu RSS beslemesine abone ol